Ana içeriğe atla

Her Şeyin Tükendiği Çağ

   Artık kimsenin düşünüp, üretmeye vakti yok.

Her işimizi kolaylıkla yapabilecek robotlarımız, makinelerimiz var ve buna rağmen oturup düşünmeye vaktimiz yok. Biraz reels biraz daha derken koskoca bize biçilmiş ömrü "kaydırarak" yaşıyoruz. Hiçbir anlam yok, emeğin, çabanın değeri yok.

Hayır hayır yaşlanmadım daha gencim. Evet biliyorum, Sümerler'den gelen kadim bir gelenek, yeni gelen nesli beğenmemek!

Ancak yine de bir şeylerin hayatımızda anlamı olması gerekirdi. Yapay zekâ, koca midesine indirdi beyinlerimizi. Sıkılmaya vaktimiz yok daha reels kaydıracağız. Kim ne yapmış onu takip edeceğiz. Oturup okumaya vakit yok, yazmaya vakit yok, hayal etmeye düşünmeye, hissetmeye...

 Yaşayıp gidiyoruz, bir taklit üzerine. Kalbimizin içinden çıkıpta notalara dönüşmüyor artık hiçbir duygu. Geçmiş şarkıları remixliyoruz sadece. Diğer şarkılar ise bayağı ve argo sözlerin, bozuk cümle yapıları ile peydah oluyor genç beyinlerde. Amaçsız, değersiz, laf sokma üzerine konulan anlamını yitirmiş sözler.

Yazamıyoruz çünkü düşüncelerimizi popülizme kurban ettik. Beğenilmek ve takdir edilme zaafına düşüncelerimizi yem ettik...

Güzel resimler yapamadık, hayal gücümüzü ekranlara teslim ettik...

Oturup düşünebilseydik, kendi düşüncelerimizi ve duygularımızı inşâ edebilseydik şâyet, kalemimizden dökülecekti. Yapay zekâ varken buna gerek var mı? Gir promptu sana hemen yeni sözler gelsin.

Koca, obur canavarlara dönüştüğümüz gerçeği ile yüzleşebileceğiz, kafamızı telefondan kaldırabilirsek.

En son ağacın yapraklarının damarlarına ne zaman baktık?  Güneşin ışıltısını ne yüzümüzde hissettik? Ağaçların köklerindeki meşe palamutları olduğunun farkında mıyız? Eminönü'ndeki PTT binasının mavi mozaiklerini fark edebildik mi?

Belki de bu düşünce yanlıştır? Belki de derinlerde yüzmemek gereklidir. Geldik ve gidiyoruz bilinmeyen bir diyara. Hayal kırıklığı içimizde, bu hayal kırıklığı anlaşılmamanın mı yoksa umduğunu bulamamanın mı? Yahut her ikisi... Boşa geçirilecek ömrün korkusu belki sadece. Kimsenin okumayı bilmediği bir kitap olmanın ağırlığıdır belki bu çığlıklar. 

Hepimiz bir gemideyiz, kimimiz anlaşılmamanın çığlığını atıyor kimiyse içindeki koca boşluğun çığlığını duymamak için kulaklarını tıkıyor.

Burada görmemiz gereken belki başka bir şey vardır. Buranın dünya olduğu, dünya hayatının neliği ve kimliği üzerinedir. Bunun cevabını veremiyorum. Sadece izliyorum. Derinlerde yüzmeyi dileyen, içindeki çağrıya kulak verenlerin yalnızlıkla bedel ödediğini gördüm. Anlaşılmak zorunda olmadığı bu dünyada daima anlaşılmayı içten içe ummanın verdiği o kırgınlığı gördüm o insanlarda. Buna rağmen kafasının dikine gidip, denizin derinliklerindeki mercan resiflerini, deniz yıldızlarını, renkli balıkları görecekti. Unuttukları bir şey vardı. Derinlerdeki güzelliği gördü diye herkesin bunu görmek isteyeceği gafletine düşmesi. Hayır, sen o derinliği görebilmek için ruhunda acıyla bedel ödedin. Herkes bunu istemek zorunda değil. Bunun uğrunda yaşadığın derin pişmanlıkları, ruhunda iz bırakan acıları telâfi edememişken üstelik, herkesin  bunu istemeyeceğini bilmen gerekir.

Kimileriyse sığlarda yüzmeyi sever. Derinler risklidir ve belirsizliklerle doludur. Bunun için onu kınayamazsın. İçindeki anlam çağrısına sağır olmanın bedelini o da ödemiştir. Başka bir insanın kötü bir kopyası olarak. Birileri olabilmek için tüketirken, varlığı içinde kocaman boşluğa dönüşmesidir onun yazgısı. Koskoca bir ömrü kötü bir replika olarak yaşamak tahammülü daha zordur. Sadece çok mutludur çünkü sağır olmanın ödülü de mutlu olmaktır.

Ve evet bu benim gördüğümdür. Verebilecek bir tesellim olmasını dilerdim ama gerçeklerin tesellisi olmaz. Acı, oluşuyla bilinirler gerçeklerin varoluşu budur; acıtıcı olmak...

Yorumlar

  1. Bazı satırlar içimdeki yaraya tuz oldu. Okurken içim bir hoş oldu diyebilirim. Bu yazı üzerine biraz uzunca düşüneceğim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuz için çok teşekkür ederim.

      Sil
  2. Hepimiz bir gemideyiz, kimimiz anlaşılmamanın çığlığını atıyor kimiyse içindeki koca boşluğun çığlığını duymamak için kulaklarını tıkıyor. Evet, bence olay tam da bu.

    YanıtlaSil
  3. Yorumunuz için çok teşekkür ederim.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İnsan Ne Zaman Olgunlaşır?

        T oplum nezdinde sıkça kullanılan bir kavram vardır: Olgunluk. 20'leri bitirip 30'a geçince insanlarca öyle tanımlanırsınız. "40 yaşına gelmiş hâlâ nasıl davranıyor?" dediğimiz nice insanlar vardır. Olgunluğu yaşa ve yaşanmışlıklara atfederiz. Oysa ki durum çok farklıdır. İnsan, 20'lerinde de olgunlaşabilir, 40'larında ergen düzeyde kalabilir. Hatta hayatı boyunca hiç olgunlaşamayabilir de. Nerede büyümeye başlar insan? Zihinsel olgunlaşma insana ne katar? Neleri götürür? Dünyayı yeni deneyimlemeye başladığımız dönemde yani çocukluk döneminde her şey çok saftır. İsteklerimizin gerçekleşeceğini düşünür, olayların perde arkalarını gözlemleyemeyiz. Gençlikte ise sadece "bugün" vardır. O anı güzel geçirmek, eğlenmek, haz almak... Çok kez de duygusal olarak değerlendiririz hayatı. Zorlukları görmeden ve deneyimlere kucak açmadan olgunlaşmak mümkün değildir. Nasıl olgunlaşacağınızın tarifini bulamazsınız kitaplarda. Deneyim ve deneyimleri yorumlama...

Şiir: Taşırım Dünyayı Sırtımda

  Taşırım dünyayı sırtımda,  Kamburum var benim.  Ölen çocukların hüznü,  Açlıktan ölenlerin acısını taşırım.     Taşırım dünyayı sırtımda,  Kuruyan göllerin acısını,  Yanan ağaçların yok oluşunu,  Canlıların acısını taşırım.  Hayvanat bahçesinde sergilenen,  Yurdundan kopartılan kutup ayısının acısını,  Üşümemek için araba tekerine saklanan kedinin,  Kedinin mücadelesini taşırım.  Hakkı teslim edilmemiş işçinin,  Evine dönerken ki sıkışmışlığını,  Göz yaşı dökmesi ayıplanmış babaların,   Yoksulluğun acısını taşırım.  Haksızlığa uğrayanların,  Canı yanmışların, pusu kurulmuşların,  İçimde yankılanır sesleri.   Çocukların, görülmeyen hüzünleri.  Taşırım zaaflarımı,  Saydıklarımı durdurmaya yetmeyen gücüme,  Değiştirmek isterken delicesine,  Kendimi aklarım korkusu sarar.  Olur ya bu da bir savunmadır,  İnsanın kendisine karşı,   Bundan kork...

BEN BEN BEN!

        Geçenlerde düşünüyordum, bir insanın gerçekliğini ortaya ne çıkartabilir diye. Şöyle dönüp kendimize baktığımızda, çoklukların içine sıkıştığımızı görebilmek mümkün. Ne kadar çok "şey"e sahipsek o kadar varız. Sahip olduklarımız olmadan varolamadığımızdan onlarla beraber var oluyoruz. Bir insanın kişiliğini de yokluktan ziyade çokluk ortaya çıkarıyor. İçinde kalmışlıkları, zayıflıklarını, aşağılık duygusunu , acılarını, değersizliğini , güvensizliğini , kabul görmemişliğini, onay arayışını, sevgisizliğini sahip olduğu çokluklar içerisinde gösteriyor kendisini. Her kavram zıttıyla beraberdir bu bağlamda çokluk da biraz yokluktur.  Çokluk bu sebeple bir perdedir. Gerçekliği gizleyen bir perde. İnsanın kendisine bakmasını engelleyen kocaman bir engel.  Yeryüzünde büyüklenenler, karakteri en zayıf kişilerdir. Hepimizin içinde küçücük bir çocuk var. Büyüklenenlerin içindeki çocuk aşağılık, değersiz, sevgisiz ve öfkeli. Alacaklı bu dünyadan, yaşanmamış ...