Ana içeriğe atla

Yüzeyde Kalmaya Dair

 




Günümüzde unutulan bir kavram var, özümseme. Heybemize tonlarca veri dolduruyoruz, tonlarca bilgi. Yaşadığımız çağ gereği, çoklukla övünüşümüz. Benliğimize, karakterimize sirayet etmeden papağan gibi ezber yapıyoruz. Çünkü burası modern dünya ve burada insanlar kendilerinden kaçarlar.

Durup düşünmek ve yavaşlamak gibi kelimeler çoktan lügatimizden silindi. Reelsleri bile hızlandırıyoruz. Oysa eski çağlarda böyle değildi. İnsanlar gökyüzüne bakar ve ufuk açıcı sorular sorardı. Sessizliği dinlerdi, düşünürler bu çağda peyda oldu. Ya şimdi? Her şeye ulaşmak o kadar kolay ki ama artık bize sirayet edebilen bir bilgi yok. 

 İnsanlar bilgiyi toplar, saklar, gösterir; ama onu yaşamak nedir, bilmezler. Bilgiyi sahiplenmek kolaydır; ona dönüşmek ise acı vericidir. Çünkü bilgi, insanın yüzünü kendi çıplaklığına döndürür. Kendi çıplaklığı... İşte mesele bu! İnsanların pek azına bahşedilen bu özellik. 

Bilgiyi sindirmek… Bu, insanın kendine karşı dürüst olmayı göze aldığı andır. Kişi, dışarıdan öğrendiği şeyi içeriye indirir; orada, kendi korkularıyla, kendi çelişkileriyle buluşur. Bilgi artık bir düşünce değil, insanın parçası olur Ve insan, o yaradan sızan hakikatle büyür. 

Bilgi bizim egomuzu parlatan bir cila ise yavan kalmış bir et parçasından öteye gidemediğimizin ispatıdır. Lise yıllarında okumuştum bir kitapta olgun başağın başı eğik olur diye. Tam idrak edememiştim o yıllarda. 

Ben biliyorumcu çiğliğini nerede görsem tanırım. Biliyorum... Neyi? Seni dönüştürmeyen, gerçekliğinle yüzleştirmeyen bilgi bilmek midir?

Çok bilmiş görünmek var olan benliğin üzerine katmanlar örer ve sonunda içten içe yer ve insanı yok eder.

Derinlere inmeye kimsenin mecâli yok. Derinlere gidebilmek için zihninin odalarında düşünme yolduğuna çıkabilecekken, beslenmeyen zihin bir fikir inşâ edemiyor.  Bu yüzden her şey haz ve güce indirgenmiş durumda. Duygular haz verdikçe değerli, diğerleri ise çöpe atılıyor. Bir tık kadar uzağında. 

Fazla derinlere inmek artık delilik bu hız çağında. Yapay zekâya sorunu yaz, üç saniyede bilgi karşında. Emek vermek, çabalamak gibi kavramlar önemini yitirdi. Tahammül, sebatkârlık, sabır gibi kavramlar değerini yitirdi. Oysa denizlerin dibi büyüleyici güzelliktedir. İşte bu çağın latifesi de bu. Meraksız bir çağ, yüzey güvenli ve ılıman. 

İlişkilerde böyle, ebeveyn-çocuk, kardeşlik, kadın-erkek, arkadaşlık...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İnsan Ne Zaman Olgunlaşır?

        T oplum nezdinde sıkça kullanılan bir kavram vardır: Olgunluk. 20'leri bitirip 30'a geçince insanlarca öyle tanımlanırsınız. "40 yaşına gelmiş hâlâ nasıl davranıyor?" dediğimiz nice insanlar vardır. Olgunluğu yaşa ve yaşanmışlıklara atfederiz. Oysa ki durum çok farklıdır. İnsan, 20'lerinde de olgunlaşabilir, 40'larında ergen düzeyde kalabilir. Hatta hayatı boyunca hiç olgunlaşamayabilir de. Nerede büyümeye başlar insan? Zihinsel olgunlaşma insana ne katar? Neleri götürür? Dünyayı yeni deneyimlemeye başladığımız dönemde yani çocukluk döneminde her şey çok saftır. İsteklerimizin gerçekleşeceğini düşünür, olayların perde arkalarını gözlemleyemeyiz. Gençlikte ise sadece "bugün" vardır. O anı güzel geçirmek, eğlenmek, haz almak... Çok kez de duygusal olarak değerlendiririz hayatı. Zorlukları görmeden ve deneyimlere kucak açmadan olgunlaşmak mümkün değildir. Nasıl olgunlaşacağınızın tarifini bulamazsınız kitaplarda. Deneyim ve deneyimleri yorumlama...

Şiir: Taşırım Dünyayı Sırtımda

  Taşırım dünyayı sırtımda,  Kamburum var benim.  Ölen çocukların hüznü,  Açlıktan ölenlerin acısını taşırım.     Taşırım dünyayı sırtımda,  Kuruyan göllerin acısını,  Yanan ağaçların yok oluşunu,  Canlıların acısını taşırım.  Hayvanat bahçesinde sergilenen,  Yurdundan kopartılan kutup ayısının acısını,  Üşümemek için araba tekerine saklanan kedinin,  Kedinin mücadelesini taşırım.  Hakkı teslim edilmemiş işçinin,  Evine dönerken ki sıkışmışlığını,  Göz yaşı dökmesi ayıplanmış babaların,   Yoksulluğun acısını taşırım.  Haksızlığa uğrayanların,  Canı yanmışların, pusu kurulmuşların,  İçimde yankılanır sesleri.   Çocukların, görülmeyen hüzünleri.  Taşırım zaaflarımı,  Saydıklarımı durdurmaya yetmeyen gücüme,  Değiştirmek isterken delicesine,  Kendimi aklarım korkusu sarar.  Olur ya bu da bir savunmadır,  İnsanın kendisine karşı,   Bundan kork...

BEN BEN BEN!

        Geçenlerde düşünüyordum, bir insanın gerçekliğini ortaya ne çıkartabilir diye. Şöyle dönüp kendimize baktığımızda, çoklukların içine sıkıştığımızı görebilmek mümkün. Ne kadar çok "şey"e sahipsek o kadar varız. Sahip olduklarımız olmadan varolamadığımızdan onlarla beraber var oluyoruz. Bir insanın kişiliğini de yokluktan ziyade çokluk ortaya çıkarıyor. İçinde kalmışlıkları, zayıflıklarını, aşağılık duygusunu , acılarını, değersizliğini , güvensizliğini , kabul görmemişliğini, onay arayışını, sevgisizliğini sahip olduğu çokluklar içerisinde gösteriyor kendisini. Her kavram zıttıyla beraberdir bu bağlamda çokluk da biraz yokluktur.  Çokluk bu sebeple bir perdedir. Gerçekliği gizleyen bir perde. İnsanın kendisine bakmasını engelleyen kocaman bir engel.  Yeryüzünde büyüklenenler, karakteri en zayıf kişilerdir. Hepimizin içinde küçücük bir çocuk var. Büyüklenenlerin içindeki çocuk aşağılık, değersiz, sevgisiz ve öfkeli. Alacaklı bu dünyadan, yaşanmamış ...